Bilimin Yararları Nelerdir

'Bilim & Teknoloji' forumunda SeLeN tarafından 13 Mart 2011 tarihinde açılan konu

  1. SeLeN

    SeLeN Site Yetkilisi Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    Bilimin Yararları Nelerdir konusu bilim nedir - bilimin sınırları - bilim adamlarının çalışması - bilimsel devrimler - bilimde sosyolojik yapılandırma


    Bilim, modern dünyamızı derinden ve muhteşem bir şekilde değiştirdi. Bilim, hayatın her alanını öylesine sarstı ki, ondan iyi günde de, kötü günde de kaçmak mümkün değil.

    20. yüzyıl, bilimin insanlığın kendi kendisini yok etme yetisine olduğu kadar, insanın aydaki ayak izlerine
    yol açan zaferine de tanıklık etti.
    20. yüzyılın ilk yarısında, soy geliştirilmesi bilimi (öjenik), insanoğlunu seçici üreme aracılığıyla
    geliştirmenin yollarını aradı, ki bu da zihinsel özürlü insanların kısırlaştırılmasına gerekçe oldu. 2.
    Dünya Savaşı sırasında, gelmiş geçmiş bilim insanlarının en ünlülerinden biri olan Einstein’ın dehasının
    korkutucu yan ürünleri olan atom bombaları, Japonya’daki Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atıldı.
    Günümüzde, biz gezegenimizi yaşanmaz hale getirmenin eşiğindeyken, bilişim ve internet özel hayatı
    tehdit ediyor.
    Evet, bilimin karanlık ve endişe uyandıran bir yanı da var.
    Bilimin bu çelişkili, bir yandan hayatı kolaylaştırırken, bir yandan da varlığımızı sona erdirecek araçları
    arttırması kapasitesi, bilim denen, “şeytanla anlaşma”, ya da “bilgi pınarı” olan bu şeyi incelememizi
    zorunlu kılıyor.

    Karl Popper’ın
    sahtecilik kavramının alakası ve etkinliğine rağmen, çağdaş bilim filozoflarının en tanınanı, 1962 yılında
    basılan ve hâlâ büyük bir popülariteye sahip olan Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientific
    Revolutions) kitabının yazarı Thomas Kuhn’dur.
    Kuhn, tarafsız gerçek arayışının bilimin asıl hedefi olmadığını, bunun yerine bilimin, çağdaş bir inançlar
    sistemi içinde işleyen problemleri çözmenin bir metodu olduğunu söylemiştir. Bu inançlar ve değerler
    sistemi kendisini, sonuç üreten bir seri deneysel prosedür aracılığıyla yansıtır; bunun karşılığında da,
    orijinal inançlar ve değerler sistemini güçlendirir. Kuhn bu tür sistemlere paradigma adını vermiştir.
    Bilim insanları normalde zamanlarının çoğunu normal bilim yaparak, yani başka bir deyişle, spesifik bir
    paradigma içinde çalışarak geçirirler.
    Ama bazen, Nicolaus Copernicus, Isaac Newton, Charles Darwin ve Albert Einstein gibileri, bilimsel
    devrimleri tetikleyen yeni inanç sistemleri bulurlar. Onların buldukları sistemler bildiğimiz evreni yeniden
    şekillendirmiştir. Öyle ki, evrenin merkezinde Dünya değil Güneş vardır; gökyüzü mekaniğini dünyevi
    mekaniğin uyduğu aynı kurallar altında getirmiştir; Tanrı tarafından yaratılan bir dünyadan, amaçsız ve
    asla bitmeyecek bir dünyaya geçilmiştir; ve kesin ve devamlı bir zaman akışına sahip bir fizikten, zaman
    akışının esnek olduğu ve deneyi yapanla gözlemlenenin göreceli hızına göre değişiklik gösteren bir
    fiziğe geçilmiştir.
    Kuhn, yeni paradigmaların, bilimsel değerlerinden dolayı değil, bunların rakiplerinin eninde sonunda
    ölmesinden dolayı benimsendiğini savunmuştur: Einstein’cıların genel görecelik kuramı doğanın gerçek
    tanımı olarak kabul edilmiştir, çünkü artık Newton’cuların safları azalmıştır.
    Bilim sadece, filozofları kandıran bir aura kaybetmiştir; yenilikçi bilim insanları, fikirlerini kabul ettirmenin
    ne kadar zor olduğunu bilirler.

    Karl Popper, hâlâ bilimin en isabetli ve etkin tanımını veren kişidir: Bilim, yanlış olduğu kanıtlanabilecek
    bilgidir – yani kendi jargonunda, “Bilim, çürütülebilir olan şeydir.” demek istemiştir.
    Popper’a göre bilim, aksini ispatlamanın sürekli bir alıştırmasıdır. Her bir deney ve gözlem, kabul edilen
    kuramla çelişmeyi amaçlar. Bilim, bilim insanlarının çürütme çabalarından kurtarılan kuramlardan daha
    fazlası olamazdı. Popper, sistematik şüpheyi, bilimsel metodun temeli olarak tanımlıyor. Bilim insanları,
    hali hazırda kabul edilen – Thomas Kuhn’un “paradigm du jour” ya da “günün paradigması” dediği kuramla çelişecek
    gözlemleri keşfetme ve yayımlama hırsıyla yola çıkarlar.
    Pratikte, pek çok bilim insanı çoğunlukla deneyleri tekrarlamaktan ve daha önce elde ettikleri sonuçları
    teyit etmekten mutluluk duyarlar. Yine de, aynı zamanda, kendilerini yeni bir kurama götürecek hatayı
    bulma hayalleri de kurarlar. CERN’in Cenevre’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın ilk çalışmasını
    sabırsızlıkla bekleyen binlerce bilim insanı, (Fiziğin Standart Modeli tarafından tahmin edilen temel bir
    parçacık olan ünlü Higgs bozonunun varlığını teyit etmek için çarpıştırıcının kullanılmasında olduğu gibi)
    yeni yollar açacak “yeni bir fizik” bulmakla muhtemelen daha çok ilgilidirler.

    1960’larda Berkeley’de öğretmenlik yaparken, Paul Feyerabend,
    “bilimlerini” açıklamaları için cadıları, yaratılışçıları, darwincileri ve falcıları davet eder ve öğrencileriyle
    tartışırdı. Feyerabend için, “Herşeye kabul.” ilkesi geçerliydi.
    Feyerabend’e göre, bilimin dünyasında, amaçlar araçları haklı çıkarır. Feyerabend, örneğin, Galileo’nun
    yeni teleskop icadından yaptığı gözlemler kadar, yalanlar, veri çarpıtması ve propagandadan da
    yararlandığını söyler.
    Galileo’nun stili ve zeki ikna tekniklerinden dolayı ünlü olduğunu, çünkü Latince yerine İtalyanca
    yazdığını ve bir biçimde eski fikirlere ve onları öğrenmeye bağlı standartlara karşı çıkan insanlara hitap
    ettiğini öne sürdü.
    Eğer bilim insanları diğer herkesin kullandığı aynı araçları kullanarak tartışmaları kazansalardı, bilimsel
    gerçek bir astrologdan, falcıdan ya da mistikten gelen gerçekten daha güvenilir olmazdı. Bu yüzden,
    Feyerabend bütün bu yaklaşımların eşit değerde olduğunu, - bilimin, özellikle de kurumsallaştırılmış
    bilimin tarihi bir fenomenden daha fazla birşey olmadığını; bilimsel dogmaların daha bile tehlikeli
    olabileceğini ve toplumun totaliter bilimin büyüsünden kurtulması gerektiğini söyledi.
    Sosyolojik yapılandırmacılığa giden yol, artık açılmıştı.

    Antropologların belli bir kabileymiş gibi davranan bilim insanlarını gözlemlemesi, neden iyi birşey
    olmasın ki? Antropolojik araştırmalar, insanların söyledikleri ya da yazdıklarına minimal derecede önem
    vermeyi ve onların gerçekte ne yaptıklarına odaklanmayı gerektirir.
    Bu fikre dayalı olarak, sosyolojik yapılandırmacılar bilimin tamamıyla toplumun bir ürünü olduğunu
    kabul ettiler. Bir bilim insanının inançlarını, büyük ölçüde toplumun belirlediği sonucuna vardılar:
    bir bilim insanı, yayınları ve çalışmalarına başvurabilir; onun belirli bir bilimsel kurama olan inancını
    belirleyen, bilim insanının sosyal ortamıdır.
    Sosyolojik yapılandırmacılar, bilim insanlarının gerçeği bildiklerini iddia ettiklerinde, aslında sadece
    kendilerini kandırdıklarını düşünürler. Bilimsel araştırma tamamıyla, onların güç sahibi olma isteğinden
    gelen bir çabadır ve bilim boyunduruktan başka birşey değildir.
    Sosyolojik yapılandırmacılara bir örnek, “Bilim İş Başında” diye adlandırdığı bilimi, laboratuvarlardaki
    bilim insanlarının davranışlarına indirgeyen Fransız sosyolog Bruno Latour’dur.
    Latour’un bilim tarifinde, bilim insanlarının bir mikroskoptan içeri doğru bakarken ne gördükleri açık
    değildir. Bunu gerçekte kimse bilmez. Elbette bilim insanı “Bakteriler görüyorum” diye iddia eder. Ama
    bakteriler konuşamaz ve kendilerini tanıtamaz. Latour ve “Bilim İş Başında”nın partizanlarına göre,
    bilimin büyük bir bölümü kurgudur ve bilim insanlarının aklının bir düzmecesidir.
    Tıpkı Kuhn’un yaklaşımı gibi, sosyolojik yaklaşım, en azından bilimsel keşifleri ait oldukları tarihi metne
    yerleştirir. Her ikisi de zamanlarının çok ilerisinde olan Gregor Mendel’in kalıtım keşfine ve Alfred
    Wegener’in kıtasal sürüklenme kuramına ne olduğunu açıklar. Bu kuramların ikisi de ciddiye alınmamıştır
    ve oluşturulduktan onlarca yıl sonra bir etki yaratmışlardır.

    alıntı
     

Bu Sayfayı Paylaş